30 Aralık 2012 Pazar

KABAK TATLISI...Yılbaşı Bereketi...

Çocukluk ve ilk gençliğim radyolu günlere denk düşer. Babamız, mütedeyyin bir insandı ve radyo başında tombala oynayarak kutladığımız yılbaşı gecelerinde bulunmazdı. Annemiz, mütedeyyinin de fevkinde bir babanın kızıydı ama ne babasının ne de eşinin düşüncelerini umursardı. Babamızın tasvip etmemesine rağmen 31 aralık gecesi annemiz için hoşça vakit geçirilmesi gereken bir geceydi. Okulda olduğumuz için hazırlıkları hatırlamıyorum ama okul dönüşü annemizi mutfakta diğer günlere göre farklı bir telâş içinde bulurduk. Mutfak masasının üzerinde soğumaya bırakılmış kabak tatlısı baş roldeydi. Çünkü, kabak tatlısının yeni yılda evimize bereket getireceğine inanırdı. 


Annemiz akşam için o günlerin şartlarına göre zengin, iştah açıcı bir sofra kurardı. Bize göre -mükellef- soframızda yemek yendikten sonra babamız evde oturmaz giderdi. Zannedersem, bu günün deyimiyle -alternatif kutlama- yapmak için yani ibadet için toplanırlardı. Babamız gittikten sonra yemek masamızı yeniden düzenlerdik. Bu defa masamız -mandalina, portakal, elma, muz- çeşitli meyveler, bu gece için özel alınmış zengin çeşitli kuru yemiş ve cevizli sucukların dilimlendiği tabaklarla donanırdı. Soframız o haliyle ilkokulda büyük bir ciddiyetle kutlanan yerli malı haftasında sınıfımızda donattığımız masaya benzerdi. 

22 Aralık 2012 Cumartesi

YENİ YIL...İsteyenin Bir Yüzü...

Genel teamül olarak her biten yılın sonunda yeni yıldan beklentiler dile getirilir. Bilhassa gençlerin aşk ve evlilik olmak üzere kişiye göre -sıralaması- değişen para, dünyada barış, v.s. istekleri olur ve daima da olacaktır. Ancak, son yıllarda yeni yıldan beklentiler diye adeta bir konsept yaratıldı. Yeni yılda gerçekleşmesi istenen arzu ve istekler, Allah'a edilen niyazların çağımıza uygun versiyonu oldu. Artık isteklerimizi gizli dualarımızda saklamaya gerek görmüyoruz. Herşey de olduğu gibi onlar da aleniyet kazandı.



Tüm insanların gönlünde çeşitli arzu ve istekler vardır. Bunlara kavuşmak için çalışmak gerekir. Üniversite tahsili yapmak isteyen gençler hazırlığa lise yıllarında başlayacak, terfi ve maaşına zam isteyen çalışanlar ise verilen görevleri layıkıyla yerine getirip, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya özen gösterecek, sağlıklı hayat isteyenler ise istemekle kalmayıp, beslenmelerine dikkat edecek ve sağlıklarını tehdit eden kötü alışkanlıklarından kurtulmak için çaba sarfedecekler.

19 Aralık 2012 Çarşamba

PORTAKAL REÇELİ...Kahvaltı Sofrasının Tadı.

Kış hastalıklarından korunmak için suyunu içtiğimiz, hararetimizi söndürmek için soyup yediğimiz portakal bizi dirençli kıldığı gibi kendisi de dayanıklı bir meyvedir. Buzdolabında veya kışın balkonlarımızda rahatlıkla saklayabiliriz. Haftalık semt pazarlarında veya marketlerin indirim günlerinde cüz'i fiyata satılan portakalın uzun süre saklanabilirliği nedeniyle hem besin maddesi hem de doğal ilaç olarak istifade etmemiz akıllıca olur.






Öğrenciler ve çalışan her yaşta kadın ve erkeğin, gün boyu ihtiyaçları olan enerjiyi sağlayan kahvaltı öğününe önem vermeleri gerekiyor. Peynir, zeytin, yumurta, tereyağ ve reçel temelinde olup, çok çeşitli varyasyonlarla zenginleştirilebilen geleneksel kahvaltı sofralarımızın beslenmemiz için yeterli olduğu ayrıca vitamin takviyesine gerek olmadığı bilinmektedir.

18 Aralık 2012 Salı

SEMT PAZARLARINDA...Kış Mevsimi...

Kış mevsimini ağaçların çıplak dallarında, gökyüzündeki bulutta, ısıtmayan güneşte ve günlerin kısalmasında görebiliyoruz. Mevsimlerin değişimini gözlemlediğimiz bir başka yer de semt pazarları. Her ne kadar seracılık geliştiğinden beri değişse de yine de kışın gelişiyle birlikte pazardaki sebze ve meyvelerin renkleri de adeta soluyor. Lahana, pırasa, kereviz, yer elması, karnıbahar gibi sebzelerin renklerini düşününce gerçekten bir an üşüdüğümü, içimin ürperdiğini hissettim. 





Sizler gibi ben de sağlıklı beslenme konularına ilgi duyuyorum ama bu durumun biraz abartıldığını düşünüyorum. Tükettiğimiz sebzelerin bütün vitamin ve mineral değerlerini bilmemizin gerekli olduğuna inanmıyorum. Bizim yapmamız gereken, mevsiminde ve tazeliğine dikkat ederek damak tadımıza uygun (haşlama, kızartma, etli, kıymalı, zeytinyağlı v.s.) tarzda pişirmektir. 

13 Aralık 2012 Perşembe

ÖFKE BALDAN TATLI...

Sevgide güneş gibi ol
   Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol
      Hataları örtmede gece gibi ol
         Tevazuda toprak gibi ol 
            Öfkede ölü gibi ol 
               Her ne olursan ol 
                  Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.


10-17 Aralık tarihleri arasında düzenlenen Hz. Mevlana'yı anma törenleri vesilesiyle gündeme gelen her satırı ayrı ayrı çok değerli olan bu sözlerden biri olan "Öfkede ölü gibi ol" sözü, son yıllarda yaşanan şiddet olayları nedeniyle daha bir öne çıkıp, daha bir anlam ve önem kazanıyor. Biz, uzun zamandır öfkeli bir toplum olduk. Aslında, bu hep böyleydi ama zaman zaman demokrasi hayatımızda meydana gelen duraklamalar ve bunun doğal sonucu bazı kısıtlamalar -sayesinde- insanlar öfkelerini kontrol etmek zorunda kaldılar. 

9 Aralık 2012 Pazar

VAZGEÇMEK...

Tek bir kelime ama öyle büyük anlamlar yüklü ki. Vaktiyle bir gün televizyon kanallarında gezinirken Aydın Boysan ile yapılan bir söyleşiye rastlamıştım. Şöyleşi, üstadın güzel sohbetiyle devam ederken sunucu Aydın Boysan'dan ihtiyarlığı tanımlamasını istedi. Mimar, gazeteci ve yazar olarak hayatı okumuş-yazmış üstad Aydın Boysan, yaşlılığı anlatmak için sadece bir kelime söyledi. "Vazgeçmek", dedi.




Yaşamaktan -hayattan- vazgeçmek hep kullanageldiğimiz bir deyimdir. Açıkçası üstadın bu çok kullanılmış, bildik tanımlaması bana pek yeterli gelmedi. Her zaman ki aceleciliğimle bu açıklamaya dudak büküyordum ki her zaman büyük bir beğeni ve ilgiyle takip ettiğim değerli insan Aydın Boysan, yine yaptı yapacağını ve ihtiyarlığın ne olduğunu çok güzel anlattı.

7 Aralık 2012 Cuma

SEVİLMEK İSTİYORSAN... Önce Sevmeyi Bileceksin!

Sevmeyi mi sevilmeyi mi tercih edersiniz diye sorduğunuzda insanların çoğu sevilmeyi isterler. Nedendir bilinmez ama bilhassa genç kızlar bu soruya cevap verirken yüzlerinde utangaç bir tebessüm uzaklardaki bir sevgiliyi düşünür gibi bakışları hülyalı, omuzlarının arasına aldıkları başlarını hafifçe yana doğru eğerek,
-Sevilmek isterim, diye cevap verirler. Hem de çok sevilmek isterim.!!! 



Bu genç kızların sevilmeyi istemekten ne anladıklarını ve nasıl bir sevgili düşlediklerini kestirmek hiç de zor değildir. Devamlı peşlerinde koşan her isteklerini yerine getiren yerli yersiz iltifatlar yapıp hediyeler alan köle gibi emirlerini bekleyen bir erkek hayal ederler. Gerçi, genç kızların tümünü şamil değilse de aslında pek çok kadın için böylesi bir ilişki, böyle bir erkek cazip gelebilir. Sevilmek, herkes için (kadın-erkek farketmez) kişinin gururunu okşayan bir şeydir. 

4 Aralık 2012 Salı

KEREVİZ...Ön Yargı ve Eski Bir Tarif...

Kereviz, kış sebzeleri içerisinde belki de en sevilmeyenidir. Çoğu insanın, bilhassa çocukların ve erkeklerin teklif edildiği anda reddettiği ve yemeyi katiyyen düşünmediği talihsiz bir sebzedir vesselâm. Aslında, ön yargıların kurbanıdır. Çünkü, albenisi olmayan renksiz bir sebzedir. Dış görünüşü itibarıyla şekilsiz de diyebilirim ama Yer Elması ile kıyaslandığında kerevize haksızlık yapmış olmayayım. 




Çocukluğumuzda bizim evde kereviz daha ziyade etli ve terbiyeli olarak hazırlanırdı. Dolayısıyla, ana yemekti ve yemek mecburiyetindeydik. Annemiz, yemeğin içine patates ilave ederdi de kereviz yeme işkencesi bir nebze de olsa kolaylaşırdı. Neyse, uzun lafın kısası bir gün bizim sofrada büyükçe bir servis tabağının içerisinde rengârenk, maydanozla süslenmiş, resim gibi bir yemek gördük. Annemizin o güne kadar ki yaptıklarına hiç benzemiyordu.

30 Kasım 2012 Cuma

İNSANLIKTAN NASİBİNİ ALMAK...

Güzelliği veya servetiyle övünen veya övülen biri için övgünün abartıldığını düşündüğümüzde gayrı ihtiyari o kişinin insanlığını sorgularız. Çünkü, insanlıktan nasibini almamış bir kişinin diğer özellikleri kısa vadede cazip, gözalıcı ve hatta ayartıcı olsa bile uzun vadede hiçbir şey ifade etmez.


Arkadaş veya bilhassa eş seçiminde aranan özellikler için fazla konuşmak istenmediği zaman "İnsan olsun yeter" denir. Bu sözde ince bir ironi mevcuttur. Çünkü, "İnsan olsun yeter" demek, eşref-i mahlukat olan insanoğlunun her zaman bu yaradılış özelliğini taşımadığının, insan olarak yaratılmış olmanın insan olmak için yeterli olmadığının özetlenmiş şeklidir.

22 Kasım 2012 Perşembe

FERYADA GÜCÜM YOK...Feryatsız Duy Beni...

"Hatasız kul olmaz...hatalarımızla varız." başlıklı yazımda Orhan Gencebay'ın aynı adlı şarkısının videosunu paylaşmıştım. İlk çıktığı yıllarda çok popüler olan ve son albümde Tarkan'ın seslendirdiği şarkı bu günlerde dilime dolandı. Bilhassa da şarkının nakarat kısmı. Mutfakta ocağın başında olabildiğince yüksek perdeden, 
-Feryadaaa gücüm yoook...feryatsız duy beniiii...duy beniii...diye çığırıyorum.
Annem, fırsatı kaçırır mı?
-Kimmiş o? dedi.






Eski günlerde, gençliğimizdeki gibi -ağız aramak maksadıyla- sorduğu soruyu anlamazlığa gelerek...
-Kimi soruyorsun anne, dedim. 
Annem, kendisinin de genç bir kadın olduğu eski günleri hatırlamak hoşuna gittiği için olsa gerek, yüzünde kocaman bir gülümseme ile yarı şaka, yarı ciddi, 
-Kimin için feryad ettiğini soruyorum, dedi.

12 Kasım 2012 Pazartesi

KURUFASULYE'DEN BİR HİKAYE...

Çocukluk günlerimizden ne çok şey hatırlarız. O günlere gitmek için hipnotize edilmemiz gerekmez. Bir fotoğraf, bir şarkı veya önümüze konan bir tabak yemeğin kokusu bizi şefkatli kollarına aldığı gibi uzun yıllar öncesinde yaşanmış bir an'ın içine yerleştiriverir. 50'li yılların sonlarındayız. Sofranın etrafına dizilmiş oturuyoruz. Tabaklarımızda etli kurufasulye Babamız soruyor;
-En birinci yemek hangisi?
Kardeşimle birlikte ellerimiz havada işaret parmağımızı kaldırmış, bağırıyoruz;
-Kurufasulyeee !!!



Bütün o yıllar boyunca babamızın bize ısrarla dikte ettirdiği yegâne şahsi fikri -dogması- bu oldu. Hâlâ bilemem, ailemizin en birinci yemeği olduğunu haykırırken gerçekten kurufasulye'yi seviyor muydum? yoksa babamın coşkusuna katılmak mıydı? maksadım. Freuden düşünceye göre kız çocuklarının ilk aşkı babaları olduğu düşünülürse, burada kurufasulye sevgisi maalesef ki -fasulyeden- bir durum arzediyor.

11 Kasım 2012 Pazar

HATASIZ KUL OLMAZ...Hatalarımızla varız...

Hatalarımız ve yanlış kararlarımız için umumiyetle gençliğimizi mazeret olarak öne süreriz. Çünkü, çağrıştırdığı bir çok duygu ve düşüncenin yanısıra gençlik kelimesi aynı zamanda cahillik ve tecrübesizlik anlamlarında da kullanılmaktadır. Tahsil, aile ve iş hayatımız ile ilgili almış olduğumuz kararlarımızı düşündüğümüzde, bu gün geldiğimiz nokta vaktiyle almış olduğumuz o kararların neticesidir. 



Bu günkü durumumuzdan memnun isek beis yok kendimizle gurur duyabiliriz amma ve lâkin bu günkü yaşadığımız hayattan daha fazlasını hak ettiğimizi düşünüyorsak gençliğin mazeretine sığınıveririz. Doğru yaptıklarımızı kendi aklımıza ve kaabiliyetimize mal ederken hatalarımızı gençliğe yüklemek ne kadar doğrudur. Demek istediğim, hatalarımız ve yanlış kararlarımız için suçu gençlikte aramak gerçeklerden kaçıştır. 

20 Ekim 2012 Cumartesi

BİR AKTÖRÜN ÖLÜMÜ...Babalarını Kaybeden Kızların Acısı...

Annesi babası hayatta olan bir insan bence ölümün acısını tatmamıştır. Yakın veya uzak çevresinde bir çok yakınını, akrabasını, hatta sevgilisini veya eşini dahi kaybetmiş olabilir ve bu kayıplar karşısında çok üzülmüş, çok gözyaşı dökmüş de olabilir. Ama hayır! o aslında ölümün acısını henüz tatmamıştır. Ölüm acısı, sadece anne ve babanın kaybında yaşanır. Hele kızlar için babalarının kaybı ilk anlarda dayanılacak gibi değildir. 



Bu dünyadaki varlığını daha doğrusu varoluşunu borçlu olduğu babanın kaybı, kız evlat için kendisinin bile anlayamayacağı ve anlamakta zorlanacağı bir acıyı yüreğine yerleştirir. Baba kız evlat için hayatın kendisidir. Hayat olmayınca, yaşanabilir mi? İşte, kız evladın yüreğine gelip oturan acının sebebi budur. Babasını kaybeden kız evlat, olmayan bir hayatı yaşamaya çalışacaktır. Babasız bir hayatı kabullenemediği için de evin içinde babasının ayak seslerini duymaya devam eder. 

17 Ekim 2012 Çarşamba

İSVEÇ KİBRİTLERİ... Bir yazar... Bir yetim çocuk...

Bazı günler, kitap okumak istersin ama yeni bir kitap için hazır değilsindir. Zihnin, dimağın açık değildir. Yeni şeyler öğrenmek için hazır olmadığın gibi istekli de değilsindir. Bildik bir kitap olsun istersin. Bir dost, bir arkadaşla beraber olmak ister gibi. Yeni arkadaşlıklar kurmak ve yeni dostlar edinmek konusunda nasıl ki bazen isteksiz olursun da yeni tanışmalardan kaçınırsın ya işte aynen onun gibi bir şey. 



Geçen gün yine öyle bir istek doğdu içimde ve mütevazi kitaplığımın başına geçtim. Böyle zamanlarda elimin gayri ihtiyari gittiği bir kaç kitabım vardır. Bunlardan biri de Fransız yazar Robert Sabatier'nin çocukluğunu anlattığı üç - seri roman- kitabından ilki olan *İsveç Kibritleri'dir. Serinin ikinci kitabı **Nane Şekerleri, üçüncü kitap ise ***Yaban Fındıkları'dır.

7 Ekim 2012 Pazar

BAĞDAT CADDESİNDE BİR SABAH YÜRÜYÜŞÜ...Yaya Geçitlerinin Esbab-ı Mucibesi.

İstanbul'un Anadolu yakasında en mutena, en muteber semtlerin bulunduğu, yerlisinin kısaca cadde dediği Bağdat caddesinde yaya kaldırımından seri adımlarla yürüyorum. Sağlı-sollu ünlü mağazaların sıralandığı bu caddede aslolan vitrin dolaşmaktır. Bilhassa öğleden sonraları, en şık kıyafetleri ile boy gösteren kadın ve erkeklerin kendilerini gösterdikleri bir yer olduğu için tempolu yürüyüşe uygun değildir.



Günün erken saatlerinde çıktığım yürüyüşe bir kaç mağaza ziyareti de sığdırmak istediğim için seri adımlarla yürüyerek vakit kazanmak istiyorum ama sık sık da duraklamak zorunda kalıyorum. Çünkü, caddeye çıkan bir dolu sokak var ve bu sokakların bazılarından caddeye araba çıkışı çok yoğun. Bunun için de trafik lambası konulmuş. Bazılarında ise araba geçişi az olduğu için trafik lambalarına gerek görülmemiş, sadece yaya geçidi yapılmış.

29 Eylül 2012 Cumartesi

BEN DE YAPTIM! Mutfakta kış hazırlığı...

Kadınlık genleri olsa gerek, kendime engel olamıyorum. Oysa ki bizim evde pek alışılmış bir şey değildir mutfakta kış hazırlığı. Tarhana, erişte, salça, domates-biber sosları, kahvaltılık ve menemenlik v.s. gibi kışlıkları köylü olsun şehirli olsun kadınların zevkle yaptıklarına yıllardır şahit oluyordum ama alışkanlığım olmadığından uzun ve yorucu işler diye kendimi bu işlerden vareste tutuyordum. 



Bazı şeyler için anneden-babadan görmüş olmak çok önemli. Çünkü, bizim evde tarhana da salça da erişte de satın alınır. Biz böyle görüp, böyle öğrenmişiz. Aslında, konu-komşu ve arkadaşlardan heveslenip, tek-tük bir şeyler yapmaya başlamıştım ama hele ki eve internet girdikten sonra bu işler beni iyiden iyiye sarmaya başladı. Evvela, dört-beş yıl önce bir arkadaşımın da yardımıyla salatalık turşusu kurdum. Yazın, bahçemizin eriklerinden kaynattığım marmelatları saymazsak tabii.

27 Eylül 2012 Perşembe

NEŞET ERTAŞ...Ah! Yalan Dünyada, Yalan Dünyada

Rahmetli Neşet Ertaş'ı dinliyorum, "Ah Yalan Dünyada, yalan dünyada. Yalandan yüzüme gülen dünyada" diye öyle içten gönülden söylüyor, öyle bir yaşanmışlık var ki sesinde, insanın içinden bir isyan dalgası yükseliyor. Gayri ihtiyari düşünüyorum, babası rahmetli Muharrem Ertaş'tan bu dünyanın yalan olduğunu dinlememiş miydi? 


Dünyanın yalan olduğunu, her nesil yeniden yeni baştan öğrenmek zorunda mıyız? Hepimizin her yaşta, her defasında gençlikte yaşlılıkta yeniden öğrenmesi mi gerekiyor bu gerçeği. Öğrenmek için illâ çile çekmek mi lâzım! Madem ki dünyanın yalan olduğunu öğrenmek için acılar çekilecek niçin bu okullar, bu kitaplar, bu ilim, bu bilgiler!

23 Eylül 2012 Pazar

BAĞBOZUMU...Biri Ölürken Diğeri Doğar...Hayat Böyle Devam Eder

Büyükçe bir salkım üzümü ikram etmek üzere tabağın içerisinde salona getirdiğimde bölüştürmeden evvel bir fotoğrafını çekmek istedim. Birazdan yok olacak salkımı ebedileştirmek değildi gayem, elbette!!! Ama, şarabi renkli taneleriyle salkımın güzelliği ve sehpanın üzerinde duran hazan yaprağının çağrıştırdıkları buna sebep olmuş olabilir. 



Belki de sebep üzüm üreticilerinin yılın en heyecanlı günlerini yaşıyor olmalarıdır kimbilir? Malumunuz, üzüm hasatı mevsimindeyiz. Üzümlerin olgunluğa eriştiği tarihte yöresine göre Ağustos'un ortalarında başlayan bağbozumları, değişik yerlerdeki bağlarda Eylül ayı boyunca devam etmektedir.

21 Eylül 2012 Cuma

ELLERİNİZE SAĞLIK! Kimler Yetiştirdi, Bağından-Dalından Kimler Topladıysa...

Günlük alış-verişimi yaptığım marketin sebze-meyve bölümünde ürün çeşidinin zenginliği dikkatimi çekti. Memleketimizin dört bir tarafından, hatta dünyanın bir çok yerinden gelmiş ürünler bir arada farklı renk ve kokuları, iştah açıcı görüntüleriyle tezgahlarda alıcılarını bekliyorlardı. Sıcak havanın etkisiyle hararet basan bünyemin ilaç gibi gördüğü meyvelerin hangisini veya hangilerini alacağıma karar vermekte gerçekten zorlandım. 



Yaz mevsimini geçirdiğimiz sahil kasabasında mevsim boyunca sebze ve meyveler bol ve ucuzdu ama mevsim sonu bağ-bostan bozulup ürünler bitince, salataya domates bulmak bile zorlaşıyor.

Halbuki, İstanbul öyle mi ya!

17 Eylül 2012 Pazartesi

ERİK MARMELATI ile MADEN SUYUNUN Köpüklü Birlikteliği!!!

Bulunduğumuz bölgede ağır yaz sıcakları henüz başladı. Sıcaklarla baş edebilmek için yapılacak en temel şey tabii ki su içmek. Ancak, vücudun terleme ile kaybettiği madensel tuzları suyla geri almak mümkün olmadığından günde en az bir bardak da maden suyu içmek gerekiyor. Burada, maden suyunun tadını sevmeyenler ve istese de kolay içemeyenlerin  hoşuna gideceğini zannettiğim bir karışımdan bahsetmek istiyorum.




Bir önceki yazımda bahsettiğim bahçemizin eriklerini, daha önceki yıllarda tencerede kaynattıktan sonra kabuk ve çekirdeklerinden arındırmak için iri delikli bir kalburdan geçiriyordum. Bu defa farklı bir yol denedim ve daha pratik olduğunu gördüm.

28 Ağustos 2012 Salı

YAMANDIR BİZİM BAHÇENİN ERİKLERİ...

Yaz evimizin bahçesindeki davetsiz misafirlerden yani erik ağaçlarından bir önceki yazımda bahsetmiştim. Küçük bahçemizi ağaçlandırma çalışmaları için en sevdiğimiz, en güzel meyvelerin çekirdeklerini yıllarca toprağa attıktan sonra dalı-yaprağı ile erik ağacı, ama gel gör ki; yeşilken acımtrak/ekşi, olgunlaşınca lök kıvamında meyvesi ile hemcinslerine benzemeyen bu ağaçların hangi çekirdekten çıktığı, o çekirdekleri hangi dost görünen düşmanımızın attığı bugün bile merak konusudur.



Meyvesever bir aile olarak erik çeşitlerini de severek tüketiriz. Can erik, papaz eriği, mürdüm, bardak ilk aklıma geliverenler. Bizim erikler ise hiçbir kategoriye girmiyorlar maalesef. Yaz başında parlak yeşil rengine aldanıp da dallara hamle yapanlar ağızlarındaki hem acı, hem de ekşi eriği ne yapacaklarını bilemeden bahçemizin önünden uzaklaşıverirler.

26 Ağustos 2012 Pazar

KÜÇÜK GARİP BİR BAHÇENİN HİKAYESİ...

Uzun yıllardır kullandığımız yaz evimizin önündeki küçücük bahçeyi bir türlü istediğimiz gibi tanzim edemedik. Aslında, görenleri imrendirecek bir bahçeye sahip olamayacağımız yıllar öncesinden belli olmuştu.




Çünkü, evimize yaz başında geldiğimizde çiçek dikim mevsimi çoktan geçmiş oluyor. İlkbaharda Mart-Nisan aylarında gelip bahçe bakımlarını yapmış olan komşularımızın çiçeklerle donanmış bahçelerine bakıp bakıp iç geçirmekten başka elimizden bir şey gelmiyordu. Onların tavrı da "Çalış seninde olur" 

acımasızlığındaydı. 






O saatten sonra bizim yapacağımız, çiçekçiden seçtiğimiz çeşitli çiçek fidelerini saksılara dikmek, yani çiçekli bahçe özlemini verandada duvar üstüne yerleştirdiğimiz saksılardaki çiçeklerle gidermekti.







Aslında ilk yıl, bir kaç gül fidesi dikmiştik. Ve bir kaç yıl tüm bilgisizliğimize rağmen gülleri yaşatmayı da becermiştik. Güller bizi, biz gülleri sevdik ama bizim gülleri başkaları da sevmiş olmalı ki, güllerimiz birer ikişer eksildiler.






Bu arada, zaten iki karış olan bahçede üç tane ağacımız var. Biri dallarının uçlarında pembe pembe çiçekleri olan başka bahçelerden imrenip de diktirdiğim Oya Ağacı isimli fazla büyümeyen süs ağacımız, diğer ikisi ise davetsiz misafir erik ağaçları. Baktık ki bahçeyi bir düzene sokamıyoruz bari meyve ağacı yetişsin de istifade edelim diyerek kiraz, şeftali, kayısı gibi meyvelerin çekirdeklerini bahçeye atar olmuştuk. 






Gel zaman, git zaman bir gün bahçemizde ince bir gövde boy verdi. Ellemedik. Her sene geldiğimizde biraz daha boylandığını ve gövdesinin de kalınlaştığını görüyorduk. Aynı şekilde bir ince gövde daha kendine yer bulmuştu bahçemizde. Onlar için yapacağımız herhangi bir şey yoktu. Gerçekten yok muydu? hiç bilmiyorum. "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" bizim dünkü fidanlar kocaman ağaç oldular. 






Ağaçlar dallanıp, budaklandıkça da minik bahçemizin üzerinde koruyucu kalkan gibi güneşi, havayı engellediler. Bahçeyi çiçeklendirme umudumuz hepten yok oldu. Hiçbir şey yapamıyorsak, çim de mi yapamayız? deyip, bahçemizi bir güzel çimlendirdik. İlk bir kaç yıl bahçemiz -Allah için!- çok şık bir bahçe oldu ama ilgi ve alaka yeterince olmayınca, ağaçların gölgelediği yerlerde kellikler oluştu.






Ben artık bahçeyle uğraşmaktan, onunla ilgili hayaller kurmaktan ve onun için endişelenmekten vazgeçtim. Bundan böyle bütün yaptığım, güneş çekildikten sonra hortumla su vermek.

Adım Hıdır, elimden gelen budur!!!  








22 Ağustos 2012 Çarşamba

HAYATI MASAL GİBİ OKUMAK...

Gün olur bir fotoğraf bir ses bir söz alıp bizi çok eskilere götürüverir. Hayatın kısa olduğundan dem vururuz ama dönüp baktığımızda da ne çok şey sığdırmış olduğumuzu anlarız kısa dediğimiz ömrümüze. İşin tuhafı her şey daha dün gibi capcanlı belirirken hafızamızda, aslında yaşananların çok uzun yıllar öncesine ait olduğunu bilmek şaşırtıcı bir duygudur. 




Bu sebepten olsa gerek eskilerden bir hatırayı anlatırken masal anlatıcıları gibi; "Bir varmış bir yokmuş, deve tellal pire berber iken ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken" diye başlamak geliyor içimden gayri ihtiyari.

5 Ağustos 2012 Pazar

Bir ÇOCUK, Bir KARPUZCU, Bir de, BEN...

Tiz bir çocuk sesiyle irkildim. Avazı çıktığı kadar uzata uzata "karpuz" diye bağırıyordu. Gazetemden başımı kaldırıp baktığımda, kasasında karpuz yüklü bir traktör, karpuzların yanında güneşten kararmış çelimsiz bir oğlan çocuğu ağır ağır evimizin önünden geçiyorlar. Çok sıcak olacağı şimdiden belli bir günün sabahından öğlene sarkan saatleriydi. 



Kütür-kütür, kan kırmızı, buz gibi soğutulmuş, şeker gibi bir karpuzun hayalini kurmuyor da değildim. Bunun için kaç saattir gözüm gazetemde, kulaklarım satıcıların sesinde hem gazete okumaya çalışıyor hem de yerli karpuz satıcısını bekliyordum. 

30 Temmuz 2012 Pazartesi

OH OLSUN! Diyemiyorsun...

Bu sıcak havalarda püfür-püfür, serin bir şeyler yazmak varken maalesef memleket gündemi buna müsaade etmiyor. Sen ne kadar kaçsan da birileri bir yerlerde öyle olaylar yaratıyor ki; hem kendileri mağdur oluyor hem de duyan işitenler bir kez daha ümitsizliğe kapılıyor.






Mesela, bir sabah gazeteni açıp bakıyorsun bir kadını karakola çekip yer misin, yemez misin diye sormadan sağdan-soldan girişen polisleri görüp nefret ediyorsun. Başka bir sabah yine gazeteni açıp, baktığında; yine bir karakol ve o karakolda görevli polisleri sıraya dizdiren bir egemen kişi. 

24 Temmuz 2012 Salı

AŞK'I MERAK EDİYORUZ...

Aşkı anlatmak istemiştim de; "Aşka Düşmek" başlığıyla dilimin döndüğü, aklımın erdiğince bir şeyler karalamıştım. Ondan önce de sonra da çeşitli konularda çeşitli yazılarımı yayınladım ama en fazla okunan yazım Aşka Düşmek oldu. Sebebini merak ettiğimde ise fazla düşünmeme gerek kalmadı. Çünkü, veriler gösteriyordu ki, Goggle'a "Aşk'ı" soranların bir çoğu benim bloğuma düşmüşlerdi, çaresiz!. Yazımın çok okunması yeterli bir istatistiki belge olmasa da ben inanıyorum ki; insanlar aşk'ı merak ediyorlar.



Büyük ihtimalle gençler aşkı öğrenmek istiyorlar. Veya, kendi aşklarını sorgulamak, yaşadıklarının gerçek aşk olup olmadığını anlamak istiyorlar. Her ne sebeple olursa olsun, insanların aşkı öğrenmeye merakı var. Öğrenme merakı ile birlikte hepimizin aşka düşkün olduğu da bir gerçek. En sevilen şarkılar aşk şarkıları, sinema tarihine adını yazdırmış filmlerin çoğunluğu aşk filmleri, en çok okunan kitaplar keza yine aşk romanları.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

HAKLI OLMANIN GÜCÜ...

Ülkemizde son yıllardaki tarihle yüzleşme diyebileceğimiz hesaplaşmaları izlerken görünür sebeplerinin yanı sıra esas yargılamanın hakların kullanımına ilişkin olduğu anlaşılıyor. Savunmalarda, tüm yapılanların hakların kullanılmasından ibaret olduğu ileri sürülüyor. Olabilir mi? 
Hakkını kullanan insan haksız duruma düşebilir mi? "Hak, kullanılan yetkidir." der, kara kaplı. Ve mutlaka sınırları vardır. 



Kitabına uydurarak, işine geldiği gibi yorumlayarak kullandığın yetkini yani sana verilen hakkın hesabını er veya geç mutlaka bir soran bulunur. Verilen hak'kı yani yetkisini kullananların haklı olup olmadıklarını anlamak için baktığımızda; "Kişi, kurum veya milletlerin, dava, iddia, davranış veya düşüncelerinin adalete uygun olması onların haklı olduğunun delilidir diyor...Kara kaplı kitap. Demek ki; haklı konumda olmak için, yürüttüğün davan varsa iddian davranış ve düşüncelerinin adalete uygun olması gerekiyor. 

17 Mayıs 2012 Perşembe

TEVAZU İBADETTİR...

Başlarını örten kadınlar, genç kızlar bir zamanlar çok aşağılandılar. Üniversite kapıları yüzlerine kapatıldı. Parklarda sevgilileri ile gezmeleri eleştirildi. Toplum içerisinde yadırgandılar, istenmediler ve çoğalmaları endişe ile karşılandı. Ancak, bütün bunlara karşın okul arkadaşları veya inanç özgürlüğüne inanan bir çok insan tarafından desteklendiler. Gelinen noktada, her şey doğru veya yanlış yaşandı bitti. Kötü olaylar anılarda kaldı. Tabii ki; tesettürlü hanımlar için hayat hala süt liman değildir, problemleri devam ediyor olabilir ama bu gün en azından kendilerini ifade edecek ortamları bulabiliyorlar. 



Ancak, bu rahatlığı yaşarken bazılarında bir şımarıklık -kibir- hali görüyorum. Ne tesadüftür ki; bu günkü takvim yaprağında aynen şöyle yazıyor. 
Hz. Ayşe (r. anhâ) buyurdular: "(İnsanlar) en faziletli ibadet olan tevâzûdan gafil kalıyorlar. 

13 Mayıs 2012 Pazar

TÜM ANNELERİN ANNELER GÜNÜ Kutlu Olsun!

En değerli varlığımız annelerimizin anneler günü kutlu olsun! yazılı bez afişleri bu yıl da caddelere yol boyunca belli aralıklarla asmışlar. Geçen yıl da ondan bir önceki yıl da aynı afişleri görmüştüm. Allah için belediye olarak anneler gününü kutlama görevini bihakkın yerine getiriyorlar. Daha ne yapsınlar. Annelere değer vermiş, bunu da bez afişlere yazdırıp, yollara asmışlar. Acemi, şaşkın aşıkların pankartlı aşk ilanları gibi.



Yıllardır okuyup geçtiğim bu afişler bana hiçbir şey ifade etmiyor. Veyahut, şöyle izah edeyim çok şey yapılması gereken bir konuda hiçbir şey yapılmadığını hissettiriyor. Kurumlar bu yıl da üstünkörü, derine inmeyen dertlere deva olmayan dostlar alışverişte görsün zihniyetiyle gerçekleştirilen bir kaç program huzur evi ziyaretleri, bir kaç söyleşi ve malum afişler ile bir anneler gününü daha geçiştirmenin telaşı içindeler. 

11 Mayıs 2012 Cuma

MEVSİM GEÇİŞLERİNDE...Fular Önemli...

Bu yaşıma geldim bedenimi beş-on yıldır tanımaya başladım diyebilirim. Uzun yıllar boyunca her yıl kış-yaz demeden bilhassa bahar aylarında soğuk algınlığı ve farenjit'ten muzdarip en az bir hafta ateşler içinde yatak-döşek yatardım. Hastalık neyse-ne de güzel havalarda eve kapanmak yok mu! 



Bilhassa bahar aylarında pencerenin arkasından masmavi gökyüzünü seyretmek adeta işkence olurdu. Gel zaman, git zaman anladım ki; beni her defasında yatağa düşüren sebep boğaz ve bademciklerimin hassasiyetiymiş. 

9 Mayıs 2012 Çarşamba

EVLİLİK VAADİYLE KANDIRMA...

Bu çok eski bir kadın-erkek hikayesidir. Bir erkek ve bir kadın tanışırlar, kadın evliliğe olan meylini erkeğe hissettirir, erkek de evliliği istermiş gibi yapar ve hikaye böylece başlar. Bu hikayelerin artık yaşanmadığını veya en azından yeni hikayelerin yazılmadığını zannediyordum. Yanılıyormuşum!




Gazetemin 3. sayfasında yer alan habere göre evleneceklerini zanneden kadın, işlerinin iyi gitmediğini söyleyen sevgilisine devamlı para desteği sağlar. Bir süre sonra evlenmek niyetinde olmadığını anlayıp, ayrılmak isteyince de adam zorbalık yapar. 

2 Mayıs 2012 Çarşamba

EVLİLİKTE YOL ARKADAŞLIĞI...

Kadının evlenmek suretiyle statü kazandığı düşüncesi toplumun tüm katmanlarında kabul görmüş yerleşik bir kanıdır. Evli bir kadın bekar bir kadına göre toplum nazarında daha bir makbuldür. Kadın, eş-gelin aynı zamanda yenge, elti v.s. gibi sıfatlarla donanmış olarak toplum içerisinde bir statü kazanır. Benim kanaatim, bu sıfatların gayesi gelin hanımda yeni ailesine karşı aidiyet duygusunun gelişip, yerleşmesini sağlamak. Sorumluluk da yükleyen bu sıfatlar genç gelinin gelişimine katkı sağlar. 




Gelin hanım, evliliğinde kazandığı deneyim, bilgi ve beceriler ile büyür ve gelişirken kocası aynı performansı gösteremeyebilir. Erkek egemen toplumda yaşadığının bilincinde olarak tüm gücü ve hakları elinde bulundurduğunu düşünen koca, kendini yenileyerek geliştirmek zahmetine bilerek katlanmaz. Toplumun yani diğer erkeklerin onu destekleyeceğini düşünür. 

28 Nisan 2012 Cumartesi

EVLİLİK BİR AKİTTİR... Gerekirse Feshedilir...

Boşanmış veya boşanma arefesinde olup, ayrı yaşamakta olan karı-kocalar arasındaki şiddet olayları dikkat çekici bir artış gösteriyor. Gün geçmiyor ki bir cinayet haberini gazetemizde okumayalım. Basından takip ettiğimiz kadarıyla olayların ortak özelliği, koca şiddeti yaşanan evlilikte kadının evliliği bitirmek üzere harekete geçmiş olmasıdır. Yani kadın evinden ayrılarak boşanma davası açmıştır.






Bu cinayetleri;
"Vay! sen kim oluyorsun, senin haddine mi düşmüş de beni boşamaya kalkıyorsun". 
"Ya benimsin, ya kara toprağın" replikleriyle bezenmiş bir tiyatro oyununda seyreder gibiyiz. İşin kötüsü oyun da tuttu galiba. Gerçekçilik akımına uygun olarak her oyunda gerçek kişiler ölüyor ama bu oyuna uygun karakter sayısı o kadar çok ki oyun hâlâ devam ediyor. 

26 Nisan 2012 Perşembe

ÖLDÜRÜLEN KADINLAR... Toplumun Vebali!

Bir sen olsan bir de ben, 
Sevsek birbirimizi.
Ben sevmekle kalmasam; 
Öldürsem hem kendimi hem de seni.  
                                                                                                Ağustos /2011

Kadınlar öldürülüyor! Hem de kocaları veya sevgilileri tarafından. Genç kızlar veya kadınlar, kendi iradeleri veya ailelerinin tasarrufu ile seçilmiş -emanet edildikleri- adamlar tarafından acımasızca öldürülüyorlar. Fakirlik veya yaşlılık nedeniyle kendilerini güçsüz hisseden ebeveynler kızlarının ağır gelen sorumluluğunu bir erkeğe devretmek istiyorlar. 



Hiç düşünmüyorlar ki; canları, ciğerpareleri gözlerinden sakındıkları kızlarını o güne kadar tanımadıkları veya tanımış olsalar dahi iç yüzünü asla bilemeyecekleri bir erkeğe emanet ediyor olmak ne büyük bir gaflettir. 

21 Nisan 2012 Cumartesi

SAĞA DÖNÜŞTE YAYA'YA YOL VER.

Günlük alışveriş için mahallemizin merkezi diyebileceğim mağaza, dükkan ve banka şubelerinin yer aldığı caddeye ulaşmam için bir ana cadde çıkar karşıma. Ana caddenin karşı kaldırımına geçmek için de ışıklı yaya geçidini kullanmak gerekiyor. Araçlarla aynı anda geçiş verilen ışıklı yaya geçidininden karşıya geçmek ise çoğu zaman ufak bir macera yaşamaktır. 



Trafikte arabanızı sürerken rastlarsınız, bazı caddelerin ana yolla birleştiği yol ağzında sağ tarafta trafik lambalarının hizasında bir uyarı levhası bulunur. Levha, kırmızı ışıkta beklerken gözü trafik lambasında olan her sürücünün kolayca görebileceği bir şekilde konumlandırılmıştır. Sağa dönecek sürücü, kendisine yeşil ışığın yanmasını beklerken bu levhadaki " SAĞA DÖNÜŞTE YAYA'YA YOL VER" yazısını okur. 

3 Nisan 2012 Salı

HAYAT DEVAM EDİYOR...

Bugün Nisan'ın ikinci günü, dün 1 Nisan doğum günümdü ve ben bir yaş daha aldım. Her yıl aynı şey oluyor. Ben istemiyorum ama almayayım da diyemiyorum. Halbuki memnuniyetle bu alacağımdan feragat edebilirim. Yaş almak, almak fiilinden ötürü sahip olmak manasına geliyorsa da bu iki kelime yanyana gelince başka bir durumu çağrıştırıyor ki; yaş almak aslında yaşlanmak oluyor.






Doğduğum gün uzaklarda kaldı. Her yıl daha da uzaklaşıyorum. Buna rağmen doğum günümü kutlamak, hayal-meyal hatırlanabilen vaktiyle terkedip gitmiş eski bir sevgiliyi anmak gibi mazoşist bir durum anlayacağınız. 

2 Nisan 2012 Pazartesi

ALLAH! DEVLETE MİLLETE ZEVAL VERMESİN...

"Bir fakire verseydin, devlete mi bıraktın" diye komşusuna çıkışan hanım arkadaşımın tavrını çok yadırgadım ve sordum; 
-Hastalandığında koştuğun hastaneler nasıl kuruluyor?
-Arabanı sürdüğün, sağlık için yürüdüğün yolları kimler döşüyor?
-Nefes aldığın parkları kimler yapıyor? 
-Yanan ormanlarının yerine yeni ağaçları kim dikiyor?
-Ücra bir koya yazlık diye yaptırdığın evine elektriği, telefonu hangi güç getiriyor?




Aslında arkadaşım sağduyu sahibi, akıllı bir kadındır. Ben devletin yaptıklarını saymaya başladığım anda hatasını anladı ve bir kaç maddeyi de kendisi ilave etti. Demek istediğim, bir önceki yazımda da belirttiğim gibi devlet ile milletin arasında bir kopukluk var. Yeni tabirle iletişim bozukluğu yaşanıyor. Başımız sıkıştığı zaman devlet nerede diye -haklı olarak- soruyoruz da devletten kopardığımızı da kâr sayıyoruz.

13 Mart 2012 Salı

AŞKA DÜŞMEK...

Aşkın tarifini sorarlar aş tarifi sorar gibi. Halbuki, aşk ne bir kaba girer ne de pişmek için ateş ister. Ateşse kendi ateştir içine düşeni yakar kavurur. 
Aşkın ne mekana ihtiyacı vardır, ne de herhangi bir yerde olmaya. 




Aşk, gözle görülmez, kulakla işitilmez. Aşk, görünmeyen ateşle yanmaktır. Aşk, sonsuzlukta kaybolmaktır. Aşk, müziğin içinde kendine yol bulmaktır.

5 Mart 2012 Pazartesi

YALNIZLIK ÖMÜR BOYU...

"Dünyaya gelirken kendi gücümüzle doğuyoruz. Ölüm anında son nefesimizi verirken tek başınayız. Yalnız kalmak kaderimizdir ve esas manada yalnızlık budur" demiştim bir önceki yazımda. 
Lâkin, yalnızlık sadece bu iki evrede bizim kaderimizdir diye düşünürsek yalnızlığın varoluşuna aykırı düşer. 


Yalnızlık bizim bir varlığımızdır. Bize ait ve özeldir. Biz varsak o da vardır. Doğum ile var olmuş, ölüm ile bizi bırakır mı bilemem. Benim bildiğim, bu dünyada yalnız olduğumuzdur. Öğrenci imtihanda, hasta ameliyat masasında yalnızdır. Hasretini yalnız çekersin, ayrılık acısını kimseyle paylaşamazsın. 
Yalnızlıktan kurtulmak için kalabalıklardan medet umarsın kalabalıklar etrafındadır ama yalnızlık içindedir. 

28 Şubat 2012 Salı

YALNIZLIK KADERİMİZ...

Yalnızlığı büyük bir acı olarak değerlendiren ve "yalnızlık Allah'a mahsustur" diyen insanlar yalnızlığı baş edemeyeceği bir dert veya kaldıramayacağı ağır bir yük olarak görür. Yalnızlığı böylesine bir zorluk olarak bellemiş insanoğlunun mutlaka bir bildiği vardır ama ben de sormak isterim.




-Doğum anında o sımsıcacık, korunaklı yerden -ana rahminden- zamanı geldi diye dünyaya yol alırken yalnız değil miydik?
-Hasta yatağında ağrıyı sızıyı tek başına çekmiyor muyuz? 
-Cezaevlerinde özgürlüğe kavuşmak için beklerken hangi yakının yanında olabilir? 
-Gurbette ailesine kavuşacağı günü iple çekenleri kim teselli edebilir?
-Ölüm anında son nefesini veren insan yalnız değil mi? 

22 Şubat 2012 Çarşamba

SALVADOR DALİ...Sürrealizm...Tophane-i Amire

Tophane-i Amire binasındaki (mekan olarak da görülmeye değer) Salvador Dali sergisini son haftasına girerken gezip-görmek imkanı buldum. İstanbul'daki karlı günler nedeniyle gitmeyi ertelediğimiz bu sergi tabii ki görülmeye değer ama meğer dışarıda hava çok soğukmuş. İstanbul'un bizce görünür yerlerinde kar kalktı ama demek ki şehrin tepelerinde halen kar var. İki adet bilet gişesi de bina dışında ve bilet kuyruğu da çok uzun olduğu için -bütün bunlar bahane, ince giyindiğim için- üşütmüşüm galiba ki sergi sonrası -tam üçüncü günü- boğazımda yanma başladı.



Salvador Dali, çağımızda yaşamış bir ressam olduğu için çocukluğumdan beri çılgın hayatına ait haberleri ve ilginç fotoğrafları ile varlığından haberdar olduğum bir sanatçıydı. Belki de bu sebeple sanatçıların mutlaka bohem ve olağanüstü bir hayat yaşamaları gerektiğini düşünmüşümdür. 

10 Şubat 2012 Cuma

YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA DA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL.

Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumi'nin Mesnevi'sinden alıntılar epey bir zamandır internet ortamında pek rağbet görmekte. Gün geçmiyor ki bir beyt'i, bir güzel sözü paylaşılmasın. Her biri birbirinden değerli sözlerinden biri de başlığa aldığım ve uygulandığında insanoğluna çok yakışacak ve hayatı güzel kılacak "Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol" sözüdür.



Son yıllarda Kişisel Gelişim konularında basılan kitaplar, yazılı basında yer alan ropörtajlar ve alanında yetkili konuşmacıların konferansları oldukça rağbet görmektedir. Bilhassa Amerika menşeli bu yeni akım gerçekten ufuk açıcı ve değerlidir ama bizde, bize ait ve bizim olan böyle bir derya varken başkalarına muhtaç olmamız, amiyane tabirle bizi "Tok evin aç kedisi" durumuna düşürmektedir.

9 Şubat 2012 Perşembe

KENDİMİZ OLABİLMEK...Dayatmalara Karşın

Günlük yaşantımızda bazı şeyleri istediğimiz için yaparız ama çoğu şeyi de istemediğimiz halde yapmak zorunda kalırız. Bu gibi durumlarda, yani kendi irademiz dışında başka bir irade devreye girdiğinde orada kendimizden, kendi kişiliğimizden bahsedemeyiz. Bu nedenle, bir insanın başka bir insana boyun eğmesini, râm veya bende olmasını yaradılışa aykırı buluyorum.





Kendi irademiz dışında ya hatır için ya da mecburiyet ile yapılan işlerde veya bulunduğunuz ortamlarda kendinizi boşuna aramayın bulamazsınız. Sırf bu yüzden, istemeden yaptığımız işlerde kendimize ihanet ettiğimiz duygusuna kapılmamız bundandır. Birbirlerine yabancı insanların bulunduğu ortamlarda tanıştığınız kişiler aslında -kendileri- değildir. Sizin de kendiniz olmadığınız gibi. 

31 Ocak 2012 Salı

KAR YAĞDI... Böyle Oldu...

Bir hafta dışarıya çıkmadım. Önceki hafta başı havanın da yumuşaklığından istifade ile evde temizlik yapılmıştı. Daha sonra ikramlıkları da hazırladıktan sonra misafirlerimi ağırlamıştım. Ertesi günü artık evdeki işlerim bitti, sokağa çıkarım derken günlerdir beklenen haber geldi. Televizyon spikeri "Kar yağacak mecbur kalmadıkça dışarıya çıkmayın" diye televizyon ekranından seslendi.



Malum bizde emekli taifesinden olduğumuz için bu seslenişe itibar ettik ve sanki şehrimizi düşman askeri istila etmiş gibi oturduk, oturduğumuz yerde. Evde oyalanacak, vakit geçirecek çok şey var elbette hatta bu durumu fırsat bilip, okunmayı bekleyen yeni bir kitaba da başlayabilirim. Amma velâkin sokağa çıkmak, taze havayı soluma isteği baskın çıkıyor. 

28 Ocak 2012 Cumartesi

PROJENİN ADI, Can Bonomo...

Proje yapmayı bir öğrendik, pir öğrendik. Biz eskiden bilmezdik proje yapmayı. Olaylar gelişir bir yere gelir, kısmetinde varsa iş bitirilir, yoksa yarım kalırdı. "Türk gibi başlamak" özdeyişi bu özelliğimizi çok güzel anlatır. Bizler yani bu memlekette yaşayanlar, planlı, projeli işlere pek kafamız basmaz. Yapmak istediğimiz bir şey için hemen kolları sıvarız. Biz başlayalım da arkası gelir diye işlerimizi biraz kadere kısmete bırakırız. "Kervan yolda düzülür" özdeyişimiz de beni bu konuda bayağı bir destekliyor.




Can Bonomo, devletin bir projesiymiş haberi üzerine bir çok insan gibi benim de canım sıkıldı. Ama bir yandan da kendi kendimi ikna çalışmaları yaparak bu durumun özlediğimiz bir şey olduğunu, planlı projeli olmanın kötü bir şey olmadığını anlatmaya çalıştım. 

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...